kontorsbild_lottorp_ny

Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki … Friedrich Nietzsche pastoral vadi, yoga, nietzsche, fethiye, yolculuk ,

İlk gidişimde zaten aşık olmuştum bu yere. İnsanlarına, doğasına, hayvanlarına, çocuklarına ve yemeklerine. Hele kahvaltı... Zaten boşuna dememiş Cemal Süreya "Yemek yemek ile ilgili ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olması lazım." diye. Kuzine üstünde kızaran ekmeğe eşlik etmek üzere aldığım kayısı marmeladının ve tahin-pekmezin tadı; cırcır böceklerinin sesi ile dahamı tatlı oluyor ne ? 

Evet gene oradayım işte... "Pastoral Vadi - Yanıklar Köyü/ Fethiye"
Bazı anlamlı yerlerin sanırım vücudumu çevreleyen o enerji alanı (aura) üstünde muhteşem ötesi etkileri oluyor ve bu Pastoral Vadi'nin de bir mekan olarak muhteşem bir aurası olduğuna inanıyorum. Şöyleki; sanki oradayken dış dünyadan hiç bir kötülük size dokunamaz gibi hissediyorsunuz (telefon çekmediğinden de böyle hissediyor olabilirim sanırım. Nitekim en büyük alışkanlığımız sosyal medyadan uzak kalıyoruz) ve bu his doğal olarak sizi çok daha fazla huzurlu olmaya itiyor. Gelmeden önce arkadaşım Linda Colligan'a burayı anlata anlata bitirememiştim. Şöyle güzel, böyle efsane... Nitekim bu gelişimde de yanılmadım. 11 günümüzü geçirdiğimiz Pastoral Vadi'ye ilk 2 günümüz tatil olarak başladık. Sonrasında Zeynep Çelen ile 50 saatlik İleri Seviye Yoga eğitimimizi tamamladık ve ardından Esin Yardım- Zeynep Çelen ile Kraniosakral Terapi ve Yoga tatiline katıldık... Herşey çok güzeldi. Farklı insanlar, farklı düşünceler, binbir türlü bilgi ve bolca tatil.
Maalesef dere yoktu ve bizim orada bulunduğumuz süre içerisinde sadece bir kere geldi bizi ziyarete. Bir çok insan bunu bir aksilik veya hayal kırıklığı olarak görsede bazen böyle durumlara "Sağlık olsun." diye bakmak gerektiğine inanıyorum. Çünkü bazen hayatta Pollyanna olmak gerekiyor..Bardağın dolu tarafını görmek, her karanlıktan sonra aydınlık olduğunu bilmek. Yüzünü güneşe çeviren insanın gölge görmemesi gibi birşey yani... Eğer ben yanlış anlamadıysam; dere yukarıda kalan tarlaların sulanması adına Pastoral Vadi'nin olduğu alan dahil bir çok yere verilmiyor. 15 günde 1 olmak üzere 1 günlüğüne dereyi serbest bırakıyorlarmış. Yani kısaca doğanın düzeni ile oynuyorlar. Maalesef derenin kenarında ki ağaçlar kurumaya başlamış bile. Yazık insan hüzünleniyor o sudan yararlanan, yararlanması gereken bitki ve hayvanları düşününce... İnsanoğlu işte... Politikasını, devletini, rüşvetini veya adaletsizliğini konuşmak için yeterli enerjim yok...Hem gerekte yok.
Bunun yanı sıra burası hakkında çok söyleyebileceğim birşey yok şunlardan başka;
Hatice Abla'nın yemekleri ve komik kişiliği.(Ben "Vrikshasana" yani ağaç pozunda dururken, uzaktan bana "Aman meyva mı verecen?" diye bağırması sanırım herşeyi açıklıyor.")
Sahibi Ahmet Amca'nın o çizgilerinde binlerce olayı saklayan güler yüzü
Ahmet amcanın eşi Yeşim abla ve kızları Sumi'nin koşuşturmacaları
Buranın müdürü Nihat'ın muhabbetleri, kahkahaları ve duruluğu
Gönüllüler'den Soner'in sesi ve kendisinin yaptığı birbirinden güzel kolyeleri 
Gene gönüllü birbirinden şen kızların varlığı (ben oradayken Melda, Elif ve Sinem vardı.)
Oktay abi ve arabası. Tabiki birde Es- Es 
Köydeki çocuklar ve top oynamaları... Emektar köpekler Beyaz yani Dede ve Şanslı. 
Belki de daha nicesi. Herşeyi ile burası insana uzun zaman önce kaybettiği şeyleri hatırlatıyor. Ne olduğunu bilmiyorsun. Eksilen şeyler olmuş senden ve onları burada bulmuşsun. 
Sanki her an zeytin veya incir ağaçlarının altından birinde, yada domateslerin olduğu serada, belki de asma yapraklarından oluşan yolda veya dere kenarında ki çardaklardan birinde; kaybettiğin şeyi bulacakmış gibi. 
Galiba Nietzsche'nin dediği şey çok doğru;  
"Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz…" Belki de bu yüzden tamda doğanın ortasında bu aidiyetlik duygusunun canlanması. 
Elbette bir sürü şey öğrendik eğitimlerde ama asıl orada olduğum 11 gün içerisinde beni düşündüren şeyler başka oldu... Belki de bazılarımızın düşünüp (düşünmeye cesaretimizin olmasıda çok güzel) sonra kendi kendine "Aman olmaz bu ya, saçmalama." dediği şeyler...
Mesala hayatın aslında bir kelebek ömrü kadar olması. Bunu fark ederken bile neden hala ait olmadığımız yerlerde kalmaya çabalıyoruz? Neden hala ait olmadığımız o yerde; kendimize bir hayat yaratmaya çalışıyoruz. İşte her seferinde Pastoral Vadi gibi yerlere geldiğimde; kendimi daha çok toprağa, ağaca ve suya yakın hissederken; İstanbul'a ve şehir hayatına o kadar uzak hissediyorum. Sanki beni çeken bir şeyler var ama başka yerlerde. Hayatımın nihai amacı sanki başka bir kapı arkasında gizli. Hayatın amacı; para kazan, kariyer edin, trafikte sürün, herkesi memnun et, toplumda saygın yer edin, otobüs sırasında sürün, devlet dairesinde sürün, fatura öde, çocuğu sınava hazırla, kredi öde ve daha nicesi... Olamaz ki. Bu kadar basit olmamalı. Hem bu insanın doğasına aykırı değil mi? Aslında nihai amacı olan bir hayat yaşamak için ne olursa olsun almak yerine vermek gerekiyor. Bunun içinde sevmek; olmaz ise olmaz oluyor. Ama bunlardan da önce, kendini bulman gerekiyor çünkü gerçek değerlerin, gücün, tutkun ve kabiliyetin ancak kendini tanıyabildiğinde anlam kazanıyor. Kendimizi nasıl tanımlıyoruz? Kendimizi anlamak için çaba gösteriyor muyuz? Yoksa o şehir hayatında günler geçip giderken hiç kendimizi bilemeden hayatımı bitiriyoruz? Doğada ve şehir dışında yaşamanın en güzel yönlerinden biri (az gün geçirdim ama yaşadığımı varsayalım, hani hayal kuruyorum kendimce) zamanın yavaş ve dolu dolu geçmesi. Sanki 11 değil, 111 gün kalmışım gibi geliyor burada. İşte bu sürede de sanki 111 gün boyunca kendi içime keşife çıkmış gibiydim. Hayatı çözemeyeceğim şeyleri çözmeye çalışarak ve sırf debelenmeyle mi geçireyim? Yoksa cesaretimi toplayıp bu iç yolculuğu, bedeniminde içinde bulunduğu bir yolculuğamı dönüştüreyim...
(Tam bu yazıyı yazarken yanımda ortaya söyledikleri 3. yemeği yiyen adam... Yanına küçük miyavlamalarla gelen kediyi "şşşt" diyerek ayağı ile kovaladı. Bana gelen kediyi ben sevdim. Sonra bana dönüp " Ay pardon ben kovdum siz sevdiniz. Kötü hissettim şimdi. Ne yapayım alışamadım kedilere." dedi... Biz ne zaman bu hale geldik? Ne zaman korunmasız olanı itelemeye başladık? Bizden olmayanı dışladık...")
Pastoral Vadi'de Karma Yoga'yı daha ayrıntılı okudum...
Ego'yu bırakarak (yada bırakmaya çalışarak) herşeyin içinde varolan yüce olana hizmet etmek. Bu bir insan, hayvan veya bitki olabilir. Doğru olanı yapmak. Hayatı ve kaderi geldiği gibi kabul etmek. Karma, hareket anlamına gelmek ile beraber; doğduğumuzdan bu yana öleceğimiz güne kadar yaptığımız ve yapacağımız herşeyi içermektedir. Hareketlere veya yaptıklarına ve bunlarında sonuçlarına bağımlı yaşamayan; bunları önlenemez olduğu için gerçekleştiren ve hareketlerini yüksek gelir, şöhret ve tatmin bekleyerek gerçekleştirmeyen kişi; yanlış bir yaşam sebebi asla edinemez. Karma Yoga o işte "ben senim, sen bensin." anlayışı içinde yer alarak; yardım etmek, şifalandırmak ve paylaşmak demektir. Zaten Yoga'yı daha da derinlemesine öğrenmek istememin tek sebebi; bana yardım eden bu olguyu insanlara daha geniş bilgiler ile aktarmaktı... Ama şehirde bunları gerçekleştirmekte çok zorlanıyorum. Benliğimi kaybederek, tipik bir yengeç gibi kabuğuma çekildiğimi hissediyorum. Herhalde şehrin aurası kötü.. Herşey bu auradan, herşey negatif enerjiden. Bu kadar bencillik içerisinde boğulduğunu hissediyor insan. Bunu bu sefer Fethiye'de aldığım derin nefeslerle çok daha iyi anladım. Artık şehir hayatında kalmak istediğimden emin değilim. Hatta evet bir saniye... Eminim. İstemiyorum. Bundan sonra bunun için çabalayacağım.. Bir gün gelecek biliyorum ve o gün ben bu şehri arada sırada görmeye geleceğim sevdiklerim dışında; terk edeceğim. Bu yazıları da belki Kaz Dağlarından, belki Hindistan'dan, belki de Tanzanya'dan yazacağım.

Namaste