kontorsbild_lottorp_ny

Dikenli İncir yoga, ölüm,dikenli incir, krishnamurti,

Benim 1-2 senedir kendimde de gözlemlediğim bir korkuydu bu. "Ölüm". 
Kelime olarak ne kadar korkunç geliyor, oysa sadece bir kelimeden ibaret. İnsanlar tarafından verilmiş bir kelime. Ölmekten neden bu kadar çok korkuyoruz? Neden bu kadar çok korkuyorum? (son 6 ayda bu korku yarı yarıya azaldı diyebilirim.) Bir ara hatırlıyorum 3 ayda bir check up yaptırıyor, doktorları kafaya alıp kanser değerlerime de baksanıza diyordum. Sonra bir değer garip çıktığında evde "Ben öleceğim." naraları duyuluyordu. Böyle başladı panik atak işte bende de. Ardından bu korku "yoga" ile azaldı çünkü onunla ben kendimi, hayatı ve insanları olduğu gibi kabul etmeye başladım ve yavaş yavaş ben algısından kurtulmayada... 
Sonra anlamaya başladım "Mutu kable ente mutu" yani "ölmeden evvel öl." Mevlana böyle söylemiş. Gerçekten ölmeyi kastetmemiş elbette. İnsanın nefsinden bahsetmiş. Yani "ben" ve ardından gelen "ego" için öldür demiş. Ölüm korkusu biz insanlar için hep dünyevi bağlılıklardan türemekte. Maddelere, insanlara olan bağımız ve ben olgusuna olan bağımız. İşte bu yüzdendir ki; "Öldüğümde çocuklarıma kalacak bu miras, şirket." der büyüklerimiz. Bu da "ben"in ayrı bir şekilde başkaları aracılığı ile varlığını devam ettirme savaşıdır. Mal, mülk, isim veya toprak bu yolda bir ölümsüzlük iksiri gibidir. Aynı şekilde ölmeden şunu yapmam lazım, bunu bitirmem lazım derken de biz kendimizden birşeyler bırakma ve ölümsüz olma peşindeyiz. Mesala benim en büyük isteğim bir kitap yazdıktan sonra buralardan göçmek gitmek. Ama bunların hepsinin aslında gene benim egoma hizmet eden şeyler olduğunu daha yeni yeni anlıyorum. 
Bunun yanı sıra ölünün ardından olanlar da gene etrafındakilerin "ben"ine yardım ediyor. La Rochefoucauld bunu, "Cenaze alaylarının safahat ve gösterişi, ölülere saygıdan çok dirilerin benlik hırsı ile ilgilidir." diye o kadar güzel açıklamış ki. 
Öte yandan ölüm olgusunu yaşamın içinde unutuyor gibiyiz. Hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz ve bu konuyu duyduğumuzda çok büyük bir rahatsızlık hissediyoruz. Keşke küçük şehirlerde olduğu gibi büyük şehirlerde de belediye hoparlörlerinden ölüm anonsları yapılsa. 
"Semt sakinlerimizden Tayfun G. yaşamını yitirmiştir. Cenazesi... Yakınlarına ... " diye devam eden bu anons aslında bizler için çok güzel bir hatırlatma. Düşünsene sabah kalkıyorsun. Bu anonsu duyuyorsun ve şunu demen lazım " Hah siktir, ölebilirim lan? O zaman bugün ben şunu istiyorum ve buna çabalayacağım." (en azından benim için etkisi bu)
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak dışında birde sanki bu bedenle ve ruh ile hayatlarımız olacakmış gibi yaşıyoruz. Bilmiyoruz; ölüm hakkında zaman kavramımız olmadığı için bol keseden yaşıyoruz. Halbuki bu hayat bir kere veriliyor bize. Bu yaşamın öyle olması lazım ki... Mesala mutluluk vermeli sana ama mutlu olduğunu anlamaman lazım çünkü " Mutluyum" dediğin anda aslında mutlu değilsin (J. Krishnamurti'den alıntı). İşte o derece mutlu olman lazım kendinle ve hayat ile. Mesala hayata baş kaldırmalısın; yalnızca biraz veya daha fazla para kazanman için , seni yüksek mevkilere taşıması uğruna aldığın milyonlarca gereksiz ders... Bunlar ölüme hizmetten başka birşey değil. O yüzden başkaldırmalısın. Hayatını ve hayatı düzeltmek sadece başkaldırı ile mümkündür. Hayatta işte burada ikiye ayrılır sana yaşatılan veya yaşaman istenilen (çünkü ailenin ve toplumun az da olsa geleneklerine, kurallarına göre şekillenen eğitim ve ahlak sisteminin ürünüsündür) ve hayatta belli roller biçilir hep sana; kadın, eş, anne veya öğretmen. Her rol için farlı kimlik ve karakterlere bürünürsün ama hiçbir zaman sade ve sadece Aslı olamazsın. J. Krishnamurti der ki; gerçekten yaşamak istediğin hayatı elde etmek istiyorsan eğer, başkaldırmalısın çünkü o hayatı ancak çatışmaya girerek elde edebileceksin. Bu çatışma; toplumla, ailenle, eşinle, çocuğunla olacak. Ama bu çatışma başka çatışmaları önleyecek. Mesala; bu sayede ne yapman gerektiği ve ne yapmaman gerektiği çatışmasını yaşamayacak olman gibi. 
Bunu yapamadığın taktirde hayat;
Bir elinde minyatür bir cımbız, bir elinde dikenli incir( kaktüs meyvası); o görünmez dikenleri birbir ellerinden ayıkladığın; yavaş öldüren bir oyuna dönüşecek.
Sonra dinlersin işte Testere filmi replikleri gibi:  
"günaydın adam, muhtemelen nerede olduğunu merak ediyorsundur.sana nerede olabileceğini söyleyeyim.ölmekte olduğun bir odada olabilirsin.bugüne kadar sadece oturup başkalarının hayatlarını izledin.aynaya bakınca ne görüyorsun? ben sana bakınca bedbaht ve işe yaramaz birini görüyorum.daha çok, sadece işe yaramaz. o yüzden bugün ölümünü izleyeceksin, adam."

Namaste