kontorsbild_lottorp_ny

Beni benden alırsan, seni sana bırakmam yoga, farkındalık,ben,benim,meditasyon,farkında ol,

 

Zaman zaman başka bir yerde yaşamak güzel olur diye düşünmüş olsamda, hiç bir zaman ülkemi terk etme isteği duymadım. Bana göre bir insan eğer “bu ülkede mutsuzum, taşınacağım” diyor ise; önce soruna kendini her ortamda mutlu etmeye çalışarak çözüm bulmalıdır çünkü asıl önemli olan seni nereye koyarlarsa koysunlar mutlu olabilmektir. Şartlı olan bir mutluluktan ne anladım ki ben? Avrupa özentiliği ve amerika sevdasını ne kadar desteklemesemde ve her “ ay şimdi Amerika’da olsak” veya “ medeniyet var işte” kelimelerini duyduğumda başımdan terler fışkırsa da ; adamlar bir konu da haklılar. Maalesef biz doğu ülkeleri olarak duracağımız çizgiyi bilmiyoruz ve üstüne üstlük başkalarının yaşam alanına zorla girip rahatsız ediyoruz.  Mesala geçenlerde Gümüşlük’te bir takıcıdaydım. O kadar tıklım tıklım ki engelli maraton kıvamında kollarımızı birbirimizin arasından sokmaya çalışarak, bazılarımız sopalarla ekstra kol bacak yapmışlar, tezgahtan takı almaya çalışıyoruz. Ölenler, boğulanlar oluyor tabi ki.. Ama sorun değil. Herkes önce almak zorunda. “Önce ben!” Kimse, ya bir içerdekiler çıksın, ardından gireriz düşüncesini aklına bile getiremiyor. Hayatım; içerde 4 çalışanın var zaten. İçerisi 7-8 kişilik bilemedin 9 olsun hadi. Al o 4 çalışanından ikisini kapının önüne; içerdekilerin çıkmasını beklerlerken birşey ikram et. Yap bunu sanada zarar çünkü , insanların edindiği alışveriş deneyimini  -11234 lere çekiyorsun sonra olan senin markana oluyor. Ama bunu bile düşünemiyoruz sonrada iş yeri sahibi olarak gelen müşteriye bağırarak konuşuyorsun. Biz birbirimize o kadar saygıyı yitirmişiz ki...Günlük hayattınızı gözlemleyin mesala; öne geçmek, birşeyleri önce kapmak için yaptıklarımızı…

Diğer örnek; bankada, havalanında veya diğer kamu yerlerinde sırada beklemek. Kardeşim kör müsün? Arkamdan affedersin biryerlerini dayaman mı lazım? Daha 5 dakika önce gene aynı şey oldu amca telefonda konuşuyor. Girdikçe dibime giriyor. Telefonda ki teyzeyi de duyuyorum. Torunları Ahmetcan’ın sünneti varmış. Nevresim takımı istedikleri gibi olmamış. Şimdi son dakika bu nasıl çözülecekmiş. Ben de dedim amcaya dönüp “Amca o kadar  yakınsın ki bana , dibimde telefonla konuşurken duymamazlık edemeyeceğim. Nineme söyle boşversin masraf yapmaya değmez idare etsinler.” Yani toplumda herşeyi beraber yaşıyor gibiyiz. Birbirimizin alanına sormadan veya sorarak, ya duygusal yada fiziksel olarak müdahale ederek birbirimizi boğuyoruz. İnsanların birbirinin alanına olur olmaz dadandığı bir toplumda, zaten devletin insanların günlük yaşamına karışmaması bile saçma olurdu. Birbirimizi rahat bırakamıyoruz.
Sevgili misin kesinlikle ayrı bir şey yapamazsın. Hele karı koca isen vay haline; ameliyat ile göğüs kısmından veya kafa kısmından vücutlarınızı birleştirmeniz gerekir. Bu farzdır. Ayrı kalamazsınız. Ayrı şeylerle ugraşamazsınız. Neme lazım sonra ayrılırsınız. Aynı şekilde yakın arkadaşlık kavramı. 
“Sen neden Melis ile görüştün ve beni o gün aramadın?”
Birbirimize alan vermiyoruz. 
En büyük sorunlardan biride bu; fazla sahiplenmek. Aslında bu illa bir insan için olmak zorunda değil. Bir ideoloji, bir araba, bir duygu veya bir mekan. Aslında toplumun kokuşmaya başlamasının temelinde yatan sorun bu ve ancak “ben” ve “benim” kelimelerinin derin anlamları anlaşıldığında veya lügattan kaldırıldığında düzelecek. Bu kelimelerden bahsederken şunu demeye çalışıyorum;
“Benim karım.”
“Benim arabam.”
“Benim hayatım.”
“Benim düşüncem.”
“Benim başarım.”
Fazla sahiplendikçe bu kavramlar hakkında eleştiriye de kapalı olmaya başlıyoruz. 
Kavramlar (siyasi, manevi, dinsel veya herhangi başka bir kavram) eğer “benim” alanından çıkmaya başlar ise; öfke ve hırs ortaya çıkıyor. Bir toplumda benim algısından türeyen bu hırsı beslediğiniz sürece, her türlü sorun maalesef devam edecek. 
Bu sahiplendiğimiz kavramlar bir çeşit bağımlılıklar halini alıyor. Peki farkında mıyız? Psikolojik dengemiz, güvenliğimiz, mutluluğumuz veya mutsuzluğumuz için bile birşeylere bağımlıyız. Zihnimiz bunun farkında mı? Bir zincirleme gibi bu bağımlılıklar; benim bağımlılığıma bağımlı olmayanı yargılama, eleştirme, ve kıyaslamaya dönüşüyor. Hani sürekli fikir belirten insanlar vardır ya; ama herşeye bir lafları vardır. Hah aynen böyle sanki sadece fikir beyan etmek için yaşıyormuşuz ve illa birşeyleri sahiplenmemiz lazımmış gibi.  Sevgi bile şartlara bağlı; negatif olmazsa severim, onu giymezse severim, oraya gitmezse taparım, bunu yemezse bayılırım, bunu demezse candır, nefes almazsa daha bir güzel… Bu şartlar ve bağımlılıklar aslında bizim korkularımızın sebebidir çünkü hep birşeyleri kaybetmekten korkarız. Bu prestij ve makam olur, güzellik olur, sevgili olur veya para olur.  Bundan sebep hep bir güvence bekleriz karşıdakinden veya karşımızdaki olgudan. İş konusunda bu taahhüt olur, sevgiliden seni bırakmayacağım veya evlilik vaadi olur, makam için anlaşma olur… Olurda olur. 
    Zihnimiz o kadar fazla “ben” ile ilgili ki. “Ben” olanın önüne geçmemiz gerekiyor. Bu yüzden geleneksel yoga anlayışında; yoga senin vücudunla alakalı değildir aslında, yoga senin yani “benin” bir ilerisine geçebilmektir. Geçmeye çalışmaktır. “Ben” her zaman içerisinde bir çatışma barındıracaktır çünkü o “ben” hep daha iyi olmalı ve daha önemlisi hep “birşey” olmalıdır. İşte bu yüzden çatışmasızlık insanın kendisinde başlar. 
Tabi burada da farkındalık devreye giriyor yani herşeyi gözlemleyebilmek. Bir deneyimden önce, sonra veya sırasında, “ben” odaklı düşüncelere sıkışıp kalmamak. Kendini yargılamak veya anlamaya çalışmaktansa önce kendini gözlemlemek. Objektif olarak. Yani her şeyde  tepkilerini dışardan izle. İsimlendirme. İlla bir etiket koyma. Etiketlersen işte; gene “ben” kavramına güç katarsın. Ama eğer sadece izlersen... O zaman göreceksin ki; zihninde karmaşalar yaratan o düşünceler tek tek susmaya başlayacak çünkü sana ve kimliğine dair şeylere veya etrafına etiket yapıştırmamaya başlayacaksın.

Gözemle, farkında ol, kınama…

 Namaste