kontorsbild_lottorp_ny

Duvarların Arkasındaki Zaman yoga, kutsalinek, hayat, zaman, binalar, duvar, meditasyon,

Duvarların arkasındaki zaman. 

Gökçeada'da geçirdiğim zaman içerisinde, yıkık dökük eski Rum köylerinde aklımda bir tek şu soru oluşmuştu. "Duvarların arkasındaki zamanda burada neler oldu bitti?" Bu sırf orası için geçerli değildi; yaşanmışlığın bulunduğu her alan bana bunu düşündürüyordu. Kimileri kavga etti, kimleri beklentilere girdi, kimleri buralarda öldü gitti, kimileri gereksiz kavgalar ve belki de gerekli sürtüşmeler yaşadı. Suanda içlerinde yaşadığımız beton bloklarından bahsetmiyorum. İstanbul'un ve yaşadığınız herhangi bir şehrin her köşesinde bulabileceğiniz o eski yapılardan bahsediyorum. O boş ve dökük yapıda ve odalarında gezinmek... Hele birde kırık bir lamba, kesik bir kablo, bir kitap veya herhangi bir şey yazılı bir kağıt parçası. Böyle olduğunda başkalarının hatırılarına misafir oluyormuş gibi hissediyorum. Sonra binaları gene düşününce şu geliyor aklıma ; "Doğduğunda ölmeye başlamadı mı insan?" ve zaman biçildi buna. Zaman bu ölümün para birimi idi. Üstüne neler neler söylendi aslında. Kimi zaman bize gözyaşlarını kurutabileceğimizi gösterirken, kimi zaman da kuruyan gözyaşları ile sertleşmeyi gösterdi. Zaman mı bizi sertleştirdi, sertleştiren yoksa hayat mıydı ? Hamurumuza katıldıkça zaman, değerini de anlamaya başladık. Geçirilen güzel zamanlarda pekala satın alınabilirdi aslında. Kimi daha değeleridir ve kimi daha ucuz. Kimiside ve kimileri ile geçen zamanda beş kuruş fiyat bile biçemezken, kimi dakikalar için ölümü veya acıyı bile göze alırız. Bazen öyle dakikalarda vardır ki , renkli görünürler dışarıdan; ışıltılı hayatlar ama içlerinde sinsi üzgünlüğü barındırır. Hep duymuşuzdur "evvel zaman içinde, zamanın birinde..." Diye başlayan hikayelerde. 
Ama aslında sanki hep zamanı kontrol etmeye çalışmadık mı? Yavaş geçsin, çabuk geçmesin veya sıkıntıdan "of zaman geçmek bilmiyor burada" diyerek kendimize meşgale aramadık mı? Hiç zamanı anlamadık ama sanırım. Zamana bırakmak yerine ya ondan önce gitmeye çalıştık, yada onun tersine yüzmeye. Kelebek etkisi ile Afrika'da kanat çırpan bir kuşun yaptığından etkilenebilecekken her şeyimiz, bu kadar planlamak ne için ? Bu akıp giden zamanın içerisinde aslında ani kararlar ile değiştirebilmek lazım hayatı, ani yıkımlarla değil. Kelebek etkisi dediğimiz şey, karmanında önemli bir parçasıdır aslında. Yaptığınız kötülük veya iyilik bir çok hayatı etkiler ama bundan da onemlisi yaptığınız her hangi bir hareket geleceğin oluşumunuda etkiler. Varolan düzensizlik ortamına gelen bir düzen vardır aslında böylelikle. Zaman geçip giderken bulunduğumuz hayatın düzensizlik içerisinde bir düzen olduğunu da unutmamak gerekir. Ve baz şeyler sadece olması gerektiği için olmaktadır.Hepsi ve her şey bir bütündür. Parça bir bütüne aittir. Ve parçanın başına gelen , bütünüde etkiler. Ben belki de böyle görmeyi seviyorum. Yaklaşık 2 senedir başıma bir olay geldiğinde onu kabul etmeyi öğrendim.Örneğin en sevdiğim ayakkabımı giydiğimde ve hava bir anda kötüleştiğinde, yağmur indirdiğinde, saniyesinde buna da "tamam" demeyi öğrendim. Veya bir arkadaşım arabamda telefonunu unutunca, tekrardan yolu dönüp onu bırakmak gibi. Belki bir trafik kazasına gidecekken önleyecek şeyde buydu. Bu küçük şeylere inanmazsa insan, planlarsa hep her şeyi, tesadüfleri görmez ise, oturduğu yerde her şeyin ayağına gelmesini beklerse, zamanın içerisinde sisteme ayak uydurmak adına kaybolursa; zaman geçti gitti işte deriz. Halbuki zaman değildir geçip giden, biz geçer gideriz. Değişen bizizdir, zaten değişmeliyizdir. Genelde "Zaman nedir?" diye sorulduğunda aslında çok iyi bildiğimizi düşünürüz tanımını; halbuki net bir cevap veremeyiz. Zamanı açıklayabilmek midir asıl olay? Yoksa zamanın içinde yarattığın anlar mıdır? Veya bu anlar içersinde insanın insan olmasına aykırı düşen bütün buyurganlıkları ve buruklukları ile barışması mıdır? Elias Canetti'nin körleşme isimli eserinde bahsettiği budalalık, iletişimsizlik, aç gözlülük, yavaş yavaş körleşmek, sadece gözleri kaparken birde kulakları da her şeye kapatmak, istemediğini duymamak gibi durumlar bile aslında zamanı nasıl geçirdiğimiz ile alakalıdır. Kafamızda bir dünyamız vardır aynı Canetti'nin anlattığı gibi ve bazen o kafada ki dünyanın yakılması gerekir. En azından benim hep izlemeye çalıştığım buydu; kafamdakileri yakmaya çalışırken yenilere yer açmak ama bazende o yangının bana ulaşmasına izin vermek. Her olay ile Anka kuşu gibi yanıp tekrar hayat bulmaya çalışırken; bu zamanın , bedenin ve hayatın değerini bilebilmek. Kendi duvarlarının arasında geçirdiğin zaman o kadar değerli ki. Bizde bir gün birer bina gibi gideceğiz aslında. Nasıl yalnız doğduysak, yalnız da öleceğiz. Binalar nasıl yapıldığı andan itibaren eskimeye başlıyorsa biz de aynen öyle eskiyeceğiz.